Rahmetli Gazi''yi bize nasıl tanıttılar, nasıl… Bugün, artık son nefesini "Saat kaç?" diye değil (ölüm ânında yanında bulunanların şahadetiyle), "Ve Aleykümselam!" diye verdiğini kesinkes öğrendiğimiz Rahmetli Gazi''ye ait iki hatırayı daha Yusuf Koç ve Ali Koç kardeşlerin son çalışmaları "Başbuğ Atatürk" adlı eserlerinden sizlerle paylaşacağız.
Bakalım iftiracı vicdanlar tövbe edecekler mi?
"Memleketin her tarafında çetin bir mücadele ve mukavemet başlamıştı. Ankara bir kurtuluş burcu ve Mustafa Kemal''in adı bir bayrak olmuştu. Antep, mücadele günlerinin acı bir devresiydi. Memlekette istiklâl şuurlaşmış, topyekûn bir vuzuh kazanmıştı.
O zaman ilkokulun ihtiyari sınıfındaydım. Bir sabah okula geldiğim zaman çocukların bahçede toplanmış olduğunu gördüm. Din dersleri muallimi Hafız Halil Efendi''nin konuşacağını söylediler. Halk da okulun bahçesinde toplanmıştı. Az sonra Hafız Halil Efendi kürsüye çıktı. Titrek fakat heyecanlı bir sesle:
''- Din kardeşlerim, sizi Şeyh Sunusî Hazretlerinin bir tebşiri için buraya topladım'' dedi ve şu vakayı anlattı:
''- Şeyh Sunusî Hazretleri bir gece Peygamberimizi rüyasında görmüş ve koşup elini öpmek istemiş. Peygamber kendisine sol elini uzatmış, buna şaşıran ve mahzun olan Şeyh, Peygambere hitaben:
- Ya Resulâllah niçin sağ elinizi vermediniz? Diye sual edince şu cevabı almış:
"Sağ elimi Ankara''da Mustafa Kemal''e uzattım."
Bu rüyayı anlatan Hafız Halil Efendi''nin elleri, çenesi ve dili titriyordu. Gözleri dolu doluydu; hitabesi kalabalığı etkilemişti. Birden gür ve imânlı bir sesle:
-Ey ahali, Mustafa Kemal muzaffer olacak, Peygamber Efendimizin sağ eli onun elindedir. Buna iman edin!.. diye haykırdı ve kürsüden indi.
Sonradan öğrendiğime göre, Merhum Hafız Halil Efendi bu rüyayı camide va''zetmiş ve onu imanlı tefsirlerle tamamlamıştır."
"Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, s. 153-155)
İstiklal Harbi günlerinde, Sakarya Meydan Muharebe''lerinin en kritik dönemlerinde, top seslerinin Ankara''dan duyulmaya başlandığı ve Büyük Millet Meclisi''nin Kayseri''ye nakledilmesinin bile düşünüldüğü günlerde Atatürk, günlük çalışmalarının büyük bir kısmını yürüttüğü ve bugün müze olarak değerlendirilen Ankara Tren İstasyonundaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada Çavuş Ali Metin''e:
Acele olarak Fevzi Paşa''yı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle. Diyor.
Ali Metin, Fevzi Paşa''yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk''ün yanına gelmek üzere, hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor. Fevzi Paşa Atatürk''ün yanına girince, Atatürk ona bir kâğıt kalem uzatıp:
Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver, diyor.
Kendisi de bir kâğıt kalem alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı, Fevzi Paşa''ya vermek üzere yazmaya başlıyor. Yazma işi bittikten sonra, her iki Paşa da karşılıklı olarak yazdıklarını alıp okuyorlar ve okuma işi bittikten sonra birbirlerine bakıp sevinçle gülümsüyorlar.
Her ikisinin de yazdıklarını kendi kâğıtlarından okuyan Ali Metin, her iki kâğıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor:
Hz.Peygamber (s.a.v) Efendimiz, Hacı Bayrâm-ı Velî''ye diyor ki:
"-Mustafa''ya söyle, korkmasın, sonunda zafer onların olacak."
Bilindiği gibi, aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizi, Hacı Bayrâm-ı Velîye bu sözleri söylerken gören o iki muzaffer kumandanın o günkü isimleri, ''Mustafa Kemal'' ve ''Mustafa Fevzi''dir. (Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din Eğitimi, s.160-161) ALıntıdır
Bilrmisin yalnızlık ne demek? Bilirmisn gökyüzündeki yıldızlardan medet ummayı; uzattınmı hiç elini bir yıldız boyunca belki tutarım diye farkında olmadan. Uykusuz kalmayı bilirmisin sabaha kadar? Hiç küsdünmü hayata? Kapatıp gözlerini hayaller kurduğun oldumu geleceğe dair? Bazen küçük bir masumiyet belirir tebessümünde, bazende hırçın bakışlar. Kızdınmı kaderine günlerce? Kendini tanıyamadığın oldumu aynaya geçip baktığında? Bazen cesaret edemeyen konuşmaya ve bazende hiç susmayan sen sevdinmi birini? Bir yudum sevgi dilendiğin oldumu sert bakışlardan? Yaslanacak bir omuz aradınmı? Her şiirde kendinden birşeyler bulmadınmı hiç? Rüyalarda yaşadığın oldumu hayatı? İsdemediğin oldumu uyanmayı? Baktığın ama görmediğin oldumu etrafı? Ufak bir sorunu büyütüp ölmeyi demi isdemedin hiç? Sebebini bilmediğin bir ağırlık çökmedimi üsdüne? Büyüdüğünü farkedip zamana düşman oldunmu hiç? Hecelerin yetmediği kelimelerin anlamsız kaldığı oldumu duygularını anlatmaya? Ağladığın oldumu sebepsizce sabaha kadar? Belki sen ağlamayı biliyorsundur; sevmesini bilmediğin gibi. Önce hüzünlenmek sonra düşünmek hayal etmek , anıları yaşamak büyük bir özlem içinde sen diye o küçük oyuncak bebeğe sarılmak…
Gidiyorum buralardan dönmemecesine, senin olmadığın bu şehir sarmıyor beni. Kim tutar kim engel olur, hangi ip bağlar ki; göremedikten sonra gözlerinin rengini. Gidiyorum çok uzaklara arama beni, kokunu duymadan tutamadan ellerini. Güneş ısıtmıyor mehtap aydınlatmıyor, kalbim kırık gözlerim ise hep ağlıyor.
Saçların uçuşmuyor bu şehrin rüzgârlarında, düşündüm günlerce başım ellerimin arasında. Sen yoksun tenine dokunamıyorum doyasıya, bakamıyorum gözlerine bu şehirde yoksun ya. Umutlarım tükendi, tükenmedi hasretim. Düşümde sen aklımda sen gönlüm esirin. Bu şehirde sensizim bu şehirde kimsesiz, gülemiyorm bu şehirde her köşe ıssız sessiz ve sensiz.
Ayak seslerini duyamıyorum caddelerde, kaldırmlar taşımıyor beni nedense. Caddede sokakta yoksun, yoksun evimde. Kimseyi isdemiyorum yakınımda ve çevremde. Kahkahan yok, nefesin yok, yok işde sesin; buralarda yalnız kalmamı mı isdedin?
Gidiyorum buralardan bir daha dönmemecesine, çözüm bulamadım hayatın bilmecesine. Odam boş, tek başımayım dolanıyorum. Sessiz evimde sensiz yaşayamıyorum. Baş edemiyorum kaldıramıyorum sensizliği. Çekip gitmene terk etmene ne demeli; kader mi talih mi sensiz bırakılmak. Zor geliyor hatırandan kopmak ayrılmak. Her köşede sen varsın; her yerden bakıyorsun, gidişinle beni hüsrana uğratıyorsun. Sana inat sana nazire gidiyorum buralardan, kurtulmam biliyorum yüreğimdeki acılardan.
Zorlanıyorum yürümekte ayaklarım taşımıyor, bedenim yokluğuna bir türlü alışamıyor. Kahrolup yıkılıyorum seni göremeyince, dilin sözlerini benim için söylemeyince. Yaşamın tadı kalmadı; tadı kalmadı dünyanın. Beli kırıldı omuzları çöktü yükten bu sevdanın. Gidiyorum buralardan ellerin olsun bu şehir, sensizliğe dayanamadım hayatım oldu zehir. Sen geri dön isdersen ben yokum buralarda; bulamayacaksın beni ne evde nede sokaklarda.
Çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar. Her bahar diğer çiçekler gibi onlarda açıp güneşe merhaba derler. Fakat bir bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine; “Biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım, kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki, bütün doğa bize ait olsun” der ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler. Biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken Diğeri o yaz açar. O gün bugündür, karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe “Kardelen”
Sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de “Hercai” denilir.
İşte bu yüzden hayırsız sevgiliye “Hercai” diye hitap edilir...